MENU


EN

HABER

19. Yüzyılda İstanbul’un Kentsel Dokusu

Share
Antoine Ignace Melling

Antoine Ignace Melling

Pınar ERKAN*

Münif Paşa’ya göre İstanbul, tüm tarihi ve kendine has doğal güzelliğine karşın iki ayıptan kurtulamamıştır: biri veba, diğeri de yangınlar. Yaptığı çabuk bir hesap ile tarihe geçen en büyük yangınları hariç tutsak bile bölgesel yangınların sık sık yinelenmesi sonucunda İstanbul’un yaklaşık ellide birinin her yıl yandığını, dolayısıyla elli yılda bir şehrin siluetinin ve iskan kabuğunun değiştiğini söyler. 18. Yüzyıl ve özellikle 19. Yüzyılda misliyle çoğalmaya başlayan şehir nüfusunun zorunlu kıldığı dar parselasyonlu bitişik nizam ahşap konut dizilerinin de hızla artması buna temel sebeptir.

18. yüzyıl ortalarına gelene kadar kent dokusu ve kentsel alanın kullanım biçimi, belirli kurumlar ve kalıplar etrafında gelişmiştir. Önceki devirlerden günümüze ulaşabilen mimari yapı stoğunda konutlardan çok imparatorluk kurum ve kalıplarıyla biçimlenen saray, han, külliye, hamam, camii gibi büyük programlı anıtsal yapılar öne çıkar. 17. Yüzyılın sonlarına kadar bireysel temsil pek gözetilmemiştir. İmparatorluğun gücünü ve hiyerarşik konumunu temsilen yine devletin saray mimarları tarafından tasarlanmış anıtsal yapıtlar üretilmiştir. 17. Yüzyıl insanı dindar ve bireysel bakış açısı diye bir tutum sergilemez. Bu, mimarlık eylemlerinde görünür. Anıtsal ölçekli büyük programlı yapılar kamusal kullanıma açık ve bunları ancak yönetici erk yaptırıyor. Özel bağışlarla yaptırılan cami programları dahi saray ricalinin yaptırdıkları yanında hep küçük kalmıştır. Konut mimarisiyle ilgili bilgilerimiz ise genellikle varlıklı insanların yaşama alanlarına dayanmaktadır. Çünkü iz bırakan onlardır. Dolayısıyla 19. Yüzyılın ikinci yarısına gelene kadar İstanbul’u tanımlayan Tarihi Yarımada ’da kentsel dokunun küçük ölçekli sık ahşap yapılardan oluştuğunu görürüz. İmparatorluğun saray ve camii gibi anıtsal yapıları, küçük ölçekli sivil mimari dokunun içine serpilmiştir.

Matrakçı Nasuh, İstanbul, Galata / Nalan Yılmaz

Matrakçı Nasuh, İstanbul, Galata / Nalan Yılmaz

İstanbul, Tarihi Yarımada dışına 19. Yüzyılda çıkmaya başladı ve bundan sonra Batılılaşma reformlarıyla birlikte hem yaşam biçimi, hem kentsel doku süratle değişmiştir. Batılılaşma modeliyle iktidarın göstergesi saray ve camilerle özdeşleştirilen kentsel görkem başka yapılara akar. Bu aşamada kışlalar, Boğaz sarayları silueti etkileyen ve kenti dönüştüren yeni yapı türlerinin başında gelir. Akabinde köprüler, karakollar, hastane, istasyon, iskele, okul yapıları vs. burjuvalaşan yeni kentsel yerleşim bölgelerinde Batılı tarzda büyük ölçekli yapılar olarak karşımızdadır artık.

Yangınların yarattığı tahrifatla birlikte yaygın kullanılan ahşap yerine batı tarzında kagir konstrüksiyona geçiş gerekliliğini Mustafa Reşit Paşa henüz Londra Elçisi iken 1836’da söyler. İstanbul’daki yangınlar o dönemde dış basında da yer buluyordu. Bu haberlere istinaden Reşit Paşa kendisine yabancılar tarafından “Ülkenizde taş, tuğla yok mudur?  Kagir inşaat yapmayı bilmez misiniz?” gibi “ehl-i İslamı tahmik eden” sorular sorulmasıyla tutumunu belirlemiştir. Ülkeye döndükten sonra geleneksel saray mimarları yerine yabancı mimarlarla çalışarak ülkede modern yapı ve malzeme tekniklerine dayalı yeni bir yapı geleneği başlatmıştır. 1838 ile 1882 yılları arasında 4 defa çıkarılan Ebniyye Nizamnameleriyle yangından az etkilenen veya yangınların sonuçlarını hafifleten daha modern bir kentsel biçimlenme kurgulanmıştır. Bu arada sermaye el değiştiriyor, özellikle gayrimüslim cemaatler içinde burjuvalaşan sınıflar ortaya çıkıyordu. Görkemli yapılar, ekonomik ve politik gücü taşımaya başlayan burjuvalaşmış kesimince inşa edilmeye başlanmıştır. Batı ile ticaret nedeniyle ilk yakın ilişkileri kuran ve zenginleşen gayrimüslim cemaat üyeleri, Avrupa’da tanık oldukları kentsel biçimlenme ve yaşam şekillerini kendi memleketlerinde yaratmak istemişlerdir. 19. Yüzyılda yeni gelişen kentsel yerleşim birimleri olarak Galata ve Beyoğlu bu şekilde biçimlenmiş, giderek şehrin diğer bölgelerine örnek olmuştur.

İllustrasyon - Emran

İllustrasyon – Emran

Galata iş merkezi, Beyoğlu ise ikametgah bölgesi olarak gelişmiştir. İlk defa buralarda o dönemin modern malzeme
ve yapı teknikleriyle yüksek katlı kagir ağırlıklı binalar inşa edilir ve kent morfolojisi de böylece geleneksel ahşap yapı dokusundan ayrılmaya başlar. 19. Yüzyılda yapı boyutları artık iyice değişmiştir. 18. Yüzyılda kurallar fermanlarla belirlenirken Tanzimat döneminde çıkarılan kanun ve yönetmeliklerle bir standart oluşturulmaya çalışılmıştır. Kanunlarda özellikle malzeme ve teknik tariflenmiş, ahşap yerine kagir yapı teşvik edilmiştir.

İstanbul geleneksel anlamda yapı adaları, yolları, açık alanlarıyla yatay yayılımlı bir şehirken ilk defa bu dönemde yerleşilecek kentsel alanın daralması sonucunda dikey bir yönelim göstermeye başlamıştır. O devirde henüz kimse Büyükdere Caddesi’den başlayıp şehrin farklı yerlerine yayılan çok katlı yapılanmayı veya Süleymaniye’ye Marmara tarafından düşeyde sivri bir çizik atılacağını elbette aklına getiremezdi. Ancak Batı bilgisi teknolojisi ve müdahalesi ile birlikte değişim ve dönüşümün tohumları atılmıştır.

İstanbul’a kimliğini veren yatay yayılımlı kentsel doku, her şeye karşın yakın zamana kadar varlığını sürdürüyordu. Sanayi toplumuna uygun bir doku değildi elbette bu fakat Sedat Hakkı Eldem’in ilk defa Le Corbusier’nin İstanbul ve Anadolu’dan etkilenerek oluşturduğunu  söylediği hücrelerden meydana gelen çok katlı apartman konutları yerel kırma çatılarla günlük hayata uyarlanarak 20. Yüzyılın başından itibaren çok çabuk ve hızlı biçimde yayılmıştır. Le Corbusier çok katlı konutlarını tasarlarken bugün kanser gibi her yeri sarmış çarpık yapılaşma türünden bir etkiyi öngörmedi kuşkusuz. Sosyal konut veya öğrenci yurtları gibi uygulamalarla başlayan bu tip bir yapılanma Batıda da sorunlu olmuş ve bizdeki gibi kabul görmemiştir. 19. Yüzyılda kaynak bölge olarak Beyoğlu’nda geleneksel konut öğeleri ilk başlarda kagir cumba/çıkma gibi örneklerle apartmanlarda izlenirken Anadolu’da geleneksel yapı dokusu 20. Yüzyılın tüm ekonomik, politik ve sosyal koşullarıyla yozlaştı, özelliğini yitirdi. Örneğin İngiliz, “İngiliz’in evi kalesi”nden kolay kolay vazgeçmeye yanaşmazken İstanbul’da konaklarından, taşrada, Le Corbusier’nin pilotis ilkesine ilham vermiş görünen yerden yükseltilmiş Türk evi kurgusundan hem malzeme hem teknik hem biçim olarak çabucak vazgeçildi.

Kentsel doku, toplumsal yapının, yaşam görüşünün, adet, gelenek ve kültürün birikimi olarak meydana çıkıyor kuşkusuz. Batıda çok hızlı sanayileşen toplumlar, sadece sanayi yüzyılında değil, birkaç yüzyıldır devam eden dönüşüm içerisinde kayıpların çok vahim sonuçlar doğuracağını yine yitirdikleri varlıkları ve değerlerle anladılar. Biz ise hala sürecin başındayız ve gideceğimiz yol hala çok uzun.

*Yrd. Doç. Dr., Gedik Üniversitesi

Tags: , , , , , , , , , , ,

Comments are closed.

porn porno şişli masaj salonu rokettube porno eskişehir escort malatya escort konya escort