MENU


EN

SÖYLEŞİ

Bahadır Kul

Share
  • Bahadır Kul
  • Soran University
  • Soran University
  • Daka Office
`Yüz tane aileyi aynı apartman bloğuna sokup, elinden bahçesine diktiği domatesi, ağacını almadan, o eski alışkanlıklarımızı, ayağımızı topraktan çekmeden devam ettirebildiğimiz bir kültürü bugünlere, daha kalabalık olan kentlere uyarlamak o kadar da zor değil.`

 

Günümüzde ekolojik duyarlılık , sürdürülebilirlik, yenilenebilir enerji gibi kavramlar oldukça revaçta. Ama diğer bir taraftan, biz gerçekten neresindeyiz bu kavramların?

Öncelikle, gerçekten de gittikçe artan bir duyarlılık söz konusu. Bu inkar edilebilir bir durum değil. Herkes bir şekilde bu kavramlar hakkında konuşuyor, yazıyor, çiziyor ve üretiyor. Ama gündelik yaşantımızda gerçekten bir yaşam biçimi haline getirebiliyor muyuz, asıl nokta burada. Bugün bir insan günde en az iki tane pet şişe tüketiyor su içmek için. Kullandığımız plastik ürünleri de hesaba katınca, tüketici yönümüzün aslında yaşadığımız çevreye ne kadar zarar verdiğini görüyoruz. Küçük ölçekte atılan her adım genel sonucu etkiliyor. Örneğin, biz Bahadır Kul Mimarlık olarak şu anda bir atölye çalışması yürütüyoruz. İstanbul’da, herkesin ulaşım sağlayabileceği bir noktada çeşitli disiplinlerden katılımcıların yer alacağı bir çalışma olacak. Bu çalışmalar ve üretimler sürerken, diğer bir yandan da organik tarım alanımız olacak. Burada birçok insana yetebilecek oranda sebze, meyve yetişecek. Hatta yuvarlak bir hesap yaptığımızda bu üretim bizim ihtiyacımızın fazlası olduğundan sivil toplum kuruluşları ya da dernekler gibi yerlere de temin edilmesini öngörüyoruz. Tükettiğimizden fazlasını üreterek bir çeşit kazanım elde ettiğimizi düşüyor ve bunu kendi içimizde önemli bir adım sayıyoruz .

Peki mimarlıkta durum nasıl? Biz etrafımıza baktığımızda beton bina yığınlarından başka bir şey göremiyoruz.

Evet mimarlık, bu duyarlılığı daha geniş alanlarda göstermek ve uygulamak için en doğru disiplinlerden bir tanesi.

Bir tane sürdürülebilir bina tasarlamak, enerji verimliliğini gözeten ve kendine yeten bir inşa yapmakla olacak bir iş değil. Daha büyük alanlar demek, büyük sorumlulukları da getiriyor. Çevresel faktörlerin gözetilmesi, kullanılan malzemelerin geri dönüştürülebilirliği gibi. Mesela, biz tüm çalışmalarımızda dönüşümü kolay olduğundan çelik malzeme kullanmayı tercih ediyoruz. Kanserojen olup olmadığını, ne kadar kimyasal içerdiğini ve bunun çevreye ne gibi zararlar vereceğini hesaplıyoruz. Kullanılan malzemeden, o binanın çevresi ile etkileşimine, etraftaki ağaçtan binanın sokağa düşüreceği gölgeye kadar hesaplanması gereken bir süreç bu.

Sizin zorlu bir yolunuz var. Kamu binaları yapıyorsunuz ve farklı etmenlerin çalışmanızı zedelemesi oldukça kolay. Nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?

Öncelikle şunu söylemeliyim ki; evet, bu zorlu bir yol oldu benim için. Ama şunu da çok açıkça söyleyebilirim ki, insanlarda çevre duyarlılığı gerçekten gelişti ve bu en baştaki kural koyucuları da etkiledi. Elbette bazı durumlarda herkesin eli kolu bağlı kalabiliyor, ama oturup anlattığınızda ikna olmuyor değil hiç kimse. Üstüne üstlük bir de bütçelerde bir yükselme olmadığını gördüklerinde daha da ikna oluyorlar. Bu önemli bir adım. Bürokratları, karar mekanizmalarını sürdürülebilir yapılar konusunda ikna etmek önemli, bu binaların diğer yapılara örnek teşkil ediyor olması daha önemli.

İstanbul gibi organik bir şehir günden güne değişiyor. Avrupa örneklerindeki gibi güneş tarlaları kurgulayamıyoruz. İstanbul için umut bitti mi?

Hiç değil. Evet, İstanbul her gün değişen bir kent. Böyle kentlerde dönüşüm hızlı olduğundan, eğer bu kavramlar pratik olarak uygulamada daha büyük alanlara nüfuz etmeye başlarsa hayal ettiğimiz bir İstanbul’a ulaşabiliriz. Tabii bu durumun da hızla değişebileceğini de göz ardı etmemek gerekiyor; zira sürdürülebilirlik kavramının bence en önemli noktası da burası. Bir mimar olarak işiniz sadece bina yapmak değil, ya da çevreye duyarlılığınızı göstermek adına yeşil bir bina yapmak da değil. Aynı zamanda kültürün, kentin sürdürülebilir olmasını da sağlamak gerekiyor. Yaşam alanları hayatımızı birinci dereceden etkileyen faktörler. Apartmanların ortaya çıkışıyla biten bahçecilik gibi. Şimdi biz bazı gelenekleri korumanın da yollarına bakmalıyız, bunu muhafazakar anlamında söylemiyorum, gerçekten bir korumacı olarak söylüyorum. Biz insanlar, bir sorunla karşılaşmadan olayların ciddiyetine pek varabilen lütuflara sahip değiliz. Şimdi küresel ısınmadan bahsediyor olmamızın, çevreye duyarlılığın, ilintili kavramların popüler hale gelmesinin bir sebebi var elbette; kaynaklar tükeniyor ve biz uyanıyoruz. İstanbul için de böyle bir vakit gelecek.

Peki bu durum nasıl sağlanacak?

Belki bugünlerde negatif anlamlar yüklediğimiz kentsel dönüşüm yardımcı bir araç olabilir. Biz sürdürülebilirliği başlıklara ayırıyoruz; donatısal sürdürülebilirlik, fonksiyonel sürdürülebilirlik, kentsel ve kültürel sürdürülebilirlik. Bu kavramları buluşturabileceğiniz en yakın şey de kentsel dönüşüm olarak ortaya çıkıyor. Örneğin LEED sertifikalı, kendi enerji verimliliğini sağlayan, fonksiyonları doğru çözümlenmiş bir bina, aynı zamanda bulunduğu sokağın dokusunu bozmuyor ve gündelik pratiklerimize, hayat tarzlarımıza uygun bir yapı konumundaysa ve biz bu yapıları büyük ölçeklerde planlarsak gerçek bir kentsel dönüşüm kurgusu yapmış oluruz. Bunlardan birini yapmadığınızda kavram kendini tamamlayamaz hale geliyor ve eksik kalıyor. Yüz tane aileyi aynı apartman bloğuna sokup, elinden bahçesine diktiği domatesi, ağacını almadan, o eski alışkanlıklarımızı, ayağımızı topraktan çekmeden devam ettirebildiğimiz bir kültürü bugünlere, daha kalabalık olan kentlere uyarlamak o kadar da zor değil. Sadece herkesin aynı hassasiyeti göstermesi gerekiyor.

Biliyorsunuz artık hepimiz dijital yaşamlar sürüyoruz. Teknolojinin olmadığı bir dünya acaba primitif duygularımıza mı dokunuyor, bu sebeple mi yeşil öne çıkıyor bu kadar?

Biliyorsunuz Komşuköy’de Bebek civarında yaşayan tüm varlıklı insanlar arazi alıyor, tarım yapıyor, kendi sebzesini, meyvesini yetiştiriyor. İstediğiniz kadar varlıklı olun ya da akıllı evde yaşayın sonunda bir yerde topraktan kopuş imkansız oluyor. Bu açıdan baktığınızda oldukça moda bir yaklaşım ama güzel bir moda. Örneğin biz bu duruşu Beykoz’daki kamu arazilerine yayabilsek, hepsine değil sadece birkaç dönüme, belki de çok büyük bir alanın yiyecek ihtiyacı karşılanır, insanlar doğa ile iç içe yaşarlar. İlla tüm kamu arazilerine bina mı dikmek zorundayız?

İlgili Yazılar

Tags: , , , , , ,

Comments are closed.

porn porno şişli masaj salonu rokettube porno eskişehir escort malatya escort konya escort