MENU


EN

SÖYLEŞİ

Mehmet Konuralp

Share

Röportaj: Mahmut Nüvit Doksatlı

Maçka Sanat Galerisi, açıldığı tarihten tam kırk yıl sonra yine açıldığı bir Kasım ayında kapılarını sergilere kapattı. Kapanış, galerinin mimarı Mehmet Konuralp’in ‘Veda: Tektonik İlhamlar’ sergisi ile oldu. Maçka Sanat Galerisi, Mehmet Konuralp’in sanat görüşlerinin küçük bir özeti olduğu kadar, kırk yıllık dostluğu ve anıları barındıran önemli bir kült eser olma özelliği taşıyor. Oysa ki, Sabah Gazetesi gibi Karayolları Binası da mimari literatürün içinde ‘dostlukların muhafaza edilemediği’ adliyelik eserler arasında ve Türkiye’nin ilk yüksek binası koruma altında olan başka bir kült eser ‘Karayolları’ binası davası, davacı Kültür Bakanlığı’nın yanında, modern mimariye meraklı küçük bir azınlığın sıkı bir takibi altında. Mehmet Konuralp, Mimar Sinan Büyük Ödülü konuşmasında; yarım asırlık geçmişime bakarsanız, pek de doğurgan olduğum söylenemez, buyurmuşlar. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere, az sayıda eserinin muhafazası bizim için daha da önem kazanıyor. Doğan Tekeli, Mehmet Konuralp’in aileden tevarüs eden birikim ve kültürü kendi yeteneği ile birleştirip derinlemesine düşünce içeren yapmacıksız, özgün, yalın bir mimarlık oluşturduğundan bahseder. Yine, hocası John Winter ödül töreninde yaptığı konuşmasında bir yandan modernite eleştirisi yaparken, öte yandan öğrencisini az sayıda nitelikli binalar tasarlayan şanslı mimarlar arasında ismini zikrederek kendi değerlerini paylaşmayan bir dünyada boyun eğmek yerine inandığı değerlerle uyumlu binalar inşa ettiğini ve bunların birer modern hareket başyapıtı olduğunu açıklar.

(Mülakatın kayıt dışı ön sohbeti başlıyor)

Mahmut Nüvit: Gerrit Rietveld yapmış bu sandalyeleri, ama hiç ergonomik değil Mehmet bey (Oturdukları ‘Zig Zag’ sandalyeleri kastederek)…

Mehmet Konuralp: Ama işte ‘o zaman’ ergonomiye değil de tamamen deneyime, şekil ve malzeme deneyimine odaklanılıyordu.

MN: Form follows function diye bir şey kalmamış yani ….

MK: Bilhassa Hollanda ekolü Rietveld, Van de Velde’ler biraz geometrik ve daha ziyade Maleviç, Rus ekolünün etkisi ve uzantısıdır.

MN: Konstrüktivistler, Süprematistler…

MK: Süprematizm ağırlıklı ve Theo Suphism tabii…

MN: Ne günlermiş…Yenileşmek isteyen günler.

MK: Güzel günler. Biraz kursakta kalmış ama.

MN: Devrime katılmışlar ama devrim onları katmamış, diye düşünüyorum.

MK: Korkutmuş. Bizim Halkevleri gibi.

MN: Evet doğru, bizim Halkevleri gibi….Yoksa bunların hepsi canı yürekten 1917 devrimine katılmış insanlar. Esas Bolşevizm.

MK: Toplum iktidarları korkutur. Her ne kadar iktidarlar, oluşmalarına neden olarak toplumu gösterseler de oluştukları ilk anda hedefleri toplumdur. Toplum doğurduğu için, doğurganlık her iktidar için tehlikedir.

MN: Bildiğimiz şeylerle ilgilenelim, bilmediklerimiz bizi her zaman korkutur. Anlayamadığımız tam kavrayamadığımız şeyler korkutur, öyle değil mi?

MK: Mevcut rejim anlama duyularıyla anlamaya çalışıyor veya uydurmaya çalışıyor ama tabii zor…

MN: Türkiye de iyi kötü, büyük bir potansiyel var ve bununla da baş etmek kolay değil. Yani yetişmiş insan potansiyeli var ve onları idare etmek zor.

MK: Onların işi zor. Yeni bir toplum arayışı içinde Türkiye. Hatta bulundu diyebilirim.

MN: İki meslektaş gibi konuşuyoruz ama ben bir duayenle karşı karşıyayım. Türk Mimarlık Tarihi kitabı yapılsa kapağa ne konabilir ? Ben Mehmet Konuralp konabilir, diye düşünüyorum. Siz olsanız ne koyardınız mesela?

MK: Aman estağfurullah. O kadar cüretkar değilim, kendimi koyacak kadar. Ama teşekkür ederim benim için çok güzel bir iltifat bu.

MN: Belki Turgut Cansever’i koyardık?

MK: Turgut Bey’in de çok emeği var. Bana göre, Turgut Bey’de o en az tezahür eden ‘saplantılar’ – tabii en fazla Sedat Hakkı Bey’de görüyoruz bu saplantıları- hayal dünyamıza pek sağlıklı katkısı olan şeyler değil. Bilakis, devamlı çizdiğiniz çerçevenin içinde kalma isteğiyle değerlendirmeler yapmak zorundasınız. O zaman da hayalinizin de ufku, o çerçeve veya kendi çizdiğiniz çerçevenin içinde yeşerebiliyor.

MN: O zaman, sizde geleneğin tam içinde kalma arzusu yoktu veya başka bir geleneğe bağlanma arzusu mu vardı?

MK: Hayır, sanıyorum. Mimarlık tutkuların sonucu veya bir sentezi olduğu zaman, bir hizmet dünyasından bir söylem dünyasına dönüşüyor. Bu da sizi sanat dünyasından, daha doğrusu mimarlık hizmetinden -ki bir hizmettir aynı zamanda, sosyal bir bilim dalıdır, sizi daha ziyade güzel sanatlar dallarına doğru iter-; oraya itilmek de mimarın bence adım atmaması gereken bir sahadır. Çünkü, yarattığınız eser şayet hakikaten bir sanatsa, onu siz zaten sosyal   verilerin içinde gerçekleştirmeniz lazım. Ama özellikle bunu bir güzel sanatlar eseri şeklinde veya güzel sanatlar dalı olarak değerlendirirseniz bir heykeltıraş gibi sessiz ve donuk kalırsınız. Taktir alabilirsiniz ama kullanılamazsınız. Ama sizin bence esas göreviniz kullanılmak! Çünkü siz kullanılsın diye yaratmak üzere şartlamanız, örgütlenmenizi öğrenmiş olmanız lazım. Aksi taktirde bu daha ziyade direksiyonsuz, belki de tekerleksiz, belki çok güzel ama araç yok! Çoğu kez düşülen yanlışlık sendromu bu oluyor sonuçta. Sedat Hakkı Eldem’in de sanıyorum bir ‘Türk Evi’ iddiası bu sonuçları, kısır dünyasını bu şekilde kendi yaratmış oldu ki bu kısır dünya, delege ettiği mesajları, eğitmek için kendi yetiştirdiği kendi talebeleri de bence çok doğru yola yönlendirmiş sayamıyorum.

MN: Doğru haklısınız, güzel bir critic oldu.

MK: Galiba.

MN: Zaten şöyle bir şey var; sanatçıların birbirlerinin fikirlerine çok adapte olmaları gerekli değil. Çünkü, o zaman yaptıklarını bırakıp başka şeyler yaparlardı. Kendi görüşleri yerine o görüşlerde işler yaparlardı. O fikirleri çok beğeniyor olsalardı ve onlara çok katılıyor olsalardı eğer… Tabii aslında orijinal, otantik bir sanatçının kimseyi beğenmemesini bile çok doğru ve tutarlı buluyorum. Kendi içinde kendine ait biriktirdikleriyle bir dünyası var. Belki, kökleri bile zor anlaşılabilir, zor teşhis edilebilir. Çünkü, nihayet başladığınız noktada olmuyorsunuz, bitirdiğiniz nokta bambaşka olabiliyor. Bir yerden esinlenebilirsiniz bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde…

MK: Galiba mimariyi tarif ediyoruz değil mi? Mimari farmakoloji öyle bir ya da iki karışımla veya birkaç atomla izah edilebilecek bir karışım değil ve her şeyden önce bence objektivitenin çok ağır bastığı bir dünya, bir bilim dalı. Bir bilim dalı olarak en büyük faktörü; oluşumumuzun ve yapıtlarınızın gerçek olması için zaten tabiatı ve toplumu izlediğiniz zaman mesajı size veriyor. Sizin ona kalkıp da bir mesaj vermeniz bence narsist bir davranış biçiminden başka bir şey olmuyor. Sizin davranış biçiminizin esasını teşkil eden toplumun sizden istediğini iyi anlayabilmek, iyi teşhis edebilmek. O zaman onun içinde şu ev, bu tarz veya koridorlarda tarih öğrenmek üzere takılıp kalmak yanlış. Çünkü, biliyorsunuz koridorlar geçmek içindir, durmak için değil.

MN: Bu aynı zamanda total bir mimari için değil, insanın kendi içindeki gelişim süreci için de geçerli olabilir. Yani biz kendi fikrimizin koridorlarında da belki durmuyoruz ve oradan da başka yerlere geçiyoruz.

MK: Zaten mimarlık; yaşamı en iyi tarif eden, hatta yaşamın kendisini anlatan bir uğraşı. Uzaklaştıkça sanata dönüşüyor ve yaşamdan izole olan güzelliklere dönüyor. Onlar takdir edilmek, beğenilmek, karşısında heyecanlanmak için yaratılmış şeyler. Mimarlık karşısında yaşanılacak bir eser değil, içinde yaşanılacak bir eserdir.

  • Maçka Sanat Galerisi
  • Maçka Sanat Galerisi
  • Maçka Sanat Galerisi
  • Maçka Sanat Galerisi

(Burada ön konuşma bitiyor ve mülakat başlıyor)

MN: 2016 itibariyle bana gelen siparişler daha çok mesleğimle ilgili mimari, içmimari projeler değil de daha fazla sanatsal projeler oldu hep. Galeri danışmanlığı, genç sanatçılarla ilgilenme gibi. Bu sebeplerle Hasanpaşa’da ziyaret ettiğim bir atölyede Roma’da değişim programları içinde olan genç bir sanatçı ile tanıştım tesadüfen. Bu sanatçı, yola hemzemin olan atölyenin derinlerinden kocaman bir maket çıkardı; bu maket Maçka Sanat Galerisi’nin mimari bir maketiydi. Yüksek lisans tezini Maçka Sanat Galerisi üzerine inşa etmiş. Bu maketin içine de bir sanat eseri ‘yerleştirerek’ tezini toparlamaya çalışacağını heyecanla bana anlattı. Düşündüm de, burada en sondan başlayarak; Füsun Onur, Yusuf Taktak, Dagmar Deming, Ayşe Erkmen, François Morellet, Daniel Buren, Serhat Kiraz ve Sarkis gibi bir çok sanatçı, sanat problemlerini bu galerinin çok kendine özgü yapısından yola çıkarak işe başladılar. Siz bu galeriyi tasarlarken galerinin kavramsal yerleştirmecilerin işleri için sevilerek kullanılacak bir mekan olacağını düşünür müydünüz? Bir kareden yola çıktınız; bir kare bir mimar için çok önemlidir, karelerden oluşan bir başlangıç yaparız her zaman. Burası da bunu mimari bir düşünce olarak çok iyi gösteren bir galeri aynı zamanda. Malzemeden kaynaklanan özellikleri de var. Bütün bu özellikleri, esasında başlangıçta galeriyi bir yandan da belirleyici tavrından ötürü bazı sanatçılar beyaz küp fikrinden uzakta olduğu için eleştirdiler. Hatta seramiklerle kaplı olduğu için hamama benzetenler bile oldu. Buranın başlangıç fikri neydi acaba? Galeri 1976 sonbaharında açıldı ama, mutlaka daha öncesinden başlamıştır çalışmalar diye düşünüyorum. Daha önce tanıyor muydunuz galeri kurucusu Rabia ile Varlık’ı?

MK: Çok uzun bir süreç değildi. Varlık ile Rabia burayı zaten 1976 Şubat ayında falan kiralamıştı. Rabia’yı da Sevim Çavdar vasıtasıyla tanıyorum. Teşvikiye de bir butik yapmıştım; tamamen siyah seramiklerle kaplı. Türkiye’den çıkan ve Neufert’e geçebilen tek eserdir. Troglodyte Lighting dediğimiz, Mısır’da yaşayan mağara insanlarının mekânsal olarak karanlıkta yaşamalarını aksettiren bir terim, mimari bir terim. Sevim Çavdar’a yaptığım Sevim Butik’i Mart ayında bitirmiştim. Orayı görmüş Rabia ile Varlık; çünkü çok yakınlardı Sevim’e. Dolayısıyla o şekilde bir ilişkimiz başladı. Tabii burası hemen hemen yarı beline kadar toprak altında, bir bodrum katı ve sadece yukarıda birkaç camı var ve sadece apartmanın içinden buraya geçilen bir bodrum kat. Tabii böyle bir yerde zaten ilk istek de galeri değil, bir mağazaydı. Bir mağazanın oluşabilmesi için apartmanın içinden aşağılara inilecek, gelinecek bir yer değil. Bir seri düşünceler sonunda ve benim oldukça cesurane bir şekilde burayı açmaya karar vermem, buradaki toprağı bir yaz günü usulca sessiz, sakin bir şekilde attırıp burada böyle bir giriş yarattık. Bir avlu yaratmak, hatta onun ondüle duvarları gibi elemanlarla destekleyerek dışardaki bu Largo(İtalyanca) dediğimiz mekanı oluşturduk. O mekandan da buraya tamamen kendi içinde bağımsız bir giriş ve bir mekan doğması imkanı oluştu. Bu, tabii içeriye artık biraz daha rahat hareket edebilme imkanını da tanıdı. Çünkü, artık apartman kapısından değil, normal olarak ‘sergilenebilecek’ bir heykel avlusu olabilecek bir mekandan girmeyi sağladık. Aynı zamanda Sunken Courtyard, çökmüş avlu tipolojisine uyan bir yaklaşımdır bu. Ondülin duvarsa oldukça enternasyonel; Çin’de veya İngiltere’de Bath şehrinde çok olan yönlendirici gizemli duvarlar düzenidir.

MN: Bir piyano formu gibi…

MK: O benden, ama ondüle duvar oldukça klasik bir elemandır. Çok etkileyicidir, çeker sizi. Tabii mekanın küçük olması nedeniyle, ilk kararlarımdan biri; küçük mekanlarda malzeme bütünlüğünü, üniformitesini tek malzeme kullanarak sağlamak oldu. O zaman algılamanız da azalıyor ve boyutları görmeniz de şaşırtıcı bir Trompe-l’œil, yani bir göz yanıltıcı etki yaratmış oluyorsunuz. Dolayısıyla yer, duvar bütünleştiği zaman burada ayrı ayrı düzlemler görmediğiniz için de mekanda uzaklık- yakınlık kavramını azaltmış oluyorsunuz. Bu da küçük mekanlarda benim uyguladığım bir illusive tercih.

MN: Yani eksiz oluyor, çünkü aynı malzeme. Yani farklı malzeme kullandığınız zaman parçalanmış gibi oluyor ve parçalanma da bölünmeye veya küçülmeye doğru gider her zaman.

MK: Aynı kumaşı döndürüyorsunuz. Elbette bu, her mekan için değil ama bu tip mekanlarda bilhassa mezar mimarisi dediğimiz etkiyi verir. Mezar mimarisinin de kökeninde, gerek Hindistan’daki Ellora Ajanta Mağaraları, yahut Luksor’daki firavun mezarlarında gördüğümüz sanki oyulmuş gibi, bir karpuzun içini oymuş gibi bir etki. Luksor’da bilhassa var onlardan. Bu etki yani, çok da klasik bir etkidir.

MN: Peki ya malzeme seçimi?

MK: Duvarı boyadığınız zaman yeri boyayamıyorsunuz tabii. Biraz da 76 senesinde malzeme kısıtlamaları bu güne göre olağanüstü çoktu. Yani ne epoksiniz, ne şu var ne bu var. Yani seçtiğiniz kartelada fazla bir şey yoktu. Dolayısıyla ben seramiği severim. Donuktur, çok özeldir; sırsızdır. O zaman Söğüt’te rahmetli mimar Metin Yener’in atölyesinde imal ediliyorlardı. Şu anda aynı malzemeyi bulmakta zorluk çekiyorum, hatta yok! Ben sırlanmadan istedim. Bu seramikler biraz daha ekru, biraz daha fildişiydi; sarardı zamanla. Fakat, burada kullandığımız 9×9 veya 8,5×8,5 falan gibi olan karoları, üzerindeki anlatımlar pek çelişecek veyahut söylemi bozacak bir dizayn olarak görmedim. Çünkü üniformitesi fazla oldukça bu bir tek satır gibi, algılanması da benim açımdan doğru ve yeterli olduğu görüşündeyim. Fakat tavan yüksek değil alçak, çok alçak. Tavanı yükseltmek lazımdı ki, bir derinlik kazansın mekan. Bunu da, Norveç’te kaldığımız ailemin evinden esinlenerek çözdüm. Norveç’te ışık, kuzey ışığı çok güzel bir ışıktır, çok değerlidir. Northern Light dediğimiz bilhassa kış aylarındaki süzülen ışık, batı ışığı, çok güzeldir ve bu perdeler orda devamlı kullanılırdı. Maçka Sanat Galerisi’nin yanında şimdi otel olan yerde oturuyordum. Apartmanı zemin katı bize aitti; işte orada da bu perdeleri Norveç’ten getirmiştim. Burası da kendi içinde bir şeyler söylüyordu. Birden bire dedim ki; ben bunu tavana assam acaba tavandan gelse bu ışık, pencereden değil, acaba o derinliği yansıtabilir mi? Dolayısıyla, sanıyorum Ahmet Oral, Şazi Bey’i önerdi. O zaman aydınlatma üzerine çalışan çok yok. Yıldız daha teknik okulken, Şazi Bey Hollanda da sanıyorum, Rotterdam veyahut oradaki Philips’te çalışmış, aydınlatma üzerine son derece bilgili. Ben bunu gösterdiğimde ‘Böyle bir şey olamaz Mehmet Bey, perde bu.’ dedi. Ben de ‘Bunu size vereyim bir parça, siz laboratuvarda deneyin’, dedim. Işığı geçirin, çünkü inanıyorum ve biliyorum ki bu güneş ışığı yerine aynı şekilde arkaya konacak elemanlarla o derinliği verecek ve benim de aradığım o derinlik.

MN: Gergi sistemlerle yapıyorsunuz bunu değil mi?

MK: Neredeyse gergi sisteme yakın. Bu klipslerle şu aradan geçen ‘U’ lara sıkıştırılıyor. Bunlar da askı sistemiyle boyunu geçiyor. Bu modül perde dokumanın verdiği azami en…

MN: Siz kırk yıl önce gergi sistemi keşfetmişsiniz..

MN: Galiba…Keşifler böyle oluyor bir yerde, tesadüfle. Dolayısıyla böylesine bir tavan doğdu. Şazi Bey’e ‘İşte daylight’, dedim. Dolayısıyla ışık ikiye ayrılır, biri ambiyans diğeri task (işlev) aydınlatması. kenarlarda belki objeler sergilenir, sadece duvar da değil. Bir obje sergisi için bir dizi akkor dizdirdim ve bir de ince bir ray koydurduk; zaten o ince raylarda gördüğünüz askı sistemleri. Bunları Paris’ten Rabia ile Varlık getirdiler o zaman ellerinde. (Nişli gösteriyor) Burada daha değişik bir fonksiyon vardı. Bu niş, aksiyer olarak mimariyi vurguluyor ama burada o zaman büyük afişler satmak için bir portfolyo istediler. Ben de onun için bunun iki tarafına ray yaptım; isteyenin oradan seçip rayla tekrar bir tanesini itip tekrar öbürünü çekerek istediklerini izlesin diye. Bir nevi depolama ve aynı zamanda seçme imkanı veren bir sahne oluşturduğum için değil, başka işler için de kullanılabilirdi. Kullanıcıların hayal gücüne yer vermek ve bırakmak da lazım. Her şeyin sahibi de siz değilsiniz; sonunda o çocuğu büyütecekler var. O şekilde burayı teslim ettik.

MN: Bu niş galeri kadar mühim oldu sanat tarihinde. Özel makaleler yazıldı burası için.

MK: Öyle mi? Herkes buna bir kullanış, bir amaç getirdi, bu da güzel. Ama kullananlar; kullananlar deyince sadece sahibi olan Rabia Çapa ve Varlık Yalman değil, burada bir şey teşhir eden, buraya sanatını getiren kişiler de saygılı oldular. Şimdi bu saygı şöyle mi yorumlandı; mekan empoze ediyor, yani yapacağımız şeyi bize söylüyor. Ben de ‘So what?’, dedim. Her mekanın her şeye cevap vermesi mümkün olabilir ama vermeyebilir de. Siz koltuğunuzun altında resimlerle gelip ‘Bu resimleri bir yerde teşhir etmek istiyorum.’ dediğiniz zaman, her mekan size o şansı vermeye zorunda değil. Öyle bir mekan varsa, o da mekan değil. Herkese ait olması güzel ama mekanın da kendine göre söylediği bir dil var. ‘Ben şunu istiyorum, bunu istemiyorum’, deme hakkı var. Tabii biraz da buranın kısıtları o söylemi güçlendirdi. Çünkü buraya basit, boş bir mekan kursaydık; sanırım buraya gelen kapıdan bakıp ‘A çok güzel!’ deyip çıkacaktı. Fakat, buraya girenlerin hemen hepsi bunun arkasında ne var diye merak ediyor. Gizem güzeldir, insanı çeker! O da bana yetiyor. Tabii tül arkasında bir gök, iyi bir metafordu. Sanıyorum güzel bir metafordu ve çalıştı da. Burada bir hayli metafor var; krallar vadisi var, Hindistan’dan Ellora Ajanta Mağaraları var, göz yanıltıcılıklar var, gök metaforunu burada bu şekilde anlatmak var.

MN: Türk evindeki dört özellikten biri olan tepe ışığı var.

MK: Var, evet. Uygun gelen metaforları buraya getirmiş olduk galiba. Metaforsuz tasarım olmaz.

MN: Sizin sanat kariyerinizde bu galerinin yeri nedir? Acaba, siz bu yeri belirleyebilir misiniz? Kendiniz kendi kariyerinizde bu galeriyi nereye koyabilirsiniz?

MK: İnandığım kurgu elemanlarının çoğu burada mevcut. Mekanı bölmenin buraya uyguladığım şekli, bilhassa dışardaki ondüle duvarı mekandaki homojenlik ve bütünlük, kullandığım metaforlarla beraber malzemeler, bence, 1976-2016 oldukça uzun bir süre benim hemen hemen hiçbir konuda ‘Acaba böyle olmasaydı?’ diyeceğim hiçbir şey yok. Mesela, şu ortada gördüğünüz bölüm, bu kolon yerine burada cılız, çok incecik bir kolon vardı; ortada baktım apartmanın cüssesine o koca cüsse geliyor burada incecik bir kolonla taşınıyor. İşte o zaman, betonarmenin zaten hafif olan bacakları tamamen kemik gibi kalmıştı. Ben de kolonu genişlettim; bu da benim tektonik müdahalem. Auschwitz kamplarından çıkmış gibi cılız bir şeydi; bunun üzerine ben bunu apartmanın gövdesini taşıyacak proporsiyonlara getirdim ve yukarıdan baktığınız zaman hakikaten bu artık bir gövde olarak yukarıyı taşıyor ve dolayısıyla da oda kendi içinde bir doğrulama yaratıyor. Tabii, kolondan dolayı da kapılar ikilendi. Çünkü zaten ortada o kolon vardı. Onu da yok edemeyeceğime göre dolayısıyla sağ ve sol kapı şeklinde daha zengin bir giriş oluştu. O da bir fonksiyonu tashih etme şeklinde gelişti. Sonra gittik Varlık’la avluya diktiğimiz bambuları aldık, o zaman bambu çok az vardı İstanbul’da. Dragos’ta galiba bir hayvanat bahçesinden rica ettik. Bize bir kucak toplama izni verdiler; kendimiz kazdık, kökleriyle aldık ve Varlık’ının açık arabasına doldurup galeri açılmadan birkaç saat evvel geldik buraya diktik. Onlar da bir ara değişti. Rabia Çapa oraya bir heykel koydu; Gürdal’ın (Duyar) heykeliydi galiba. Sonra paslandı, çalındı falan…

MN: Bir kısmı paslandı, bir kısmı çalındı.

MK: Şu an çalınacak bir şey değil, şu an bambu var. Başında hırsızlara fazla taviz vermemiştim ama neyse onlar da sebeplendi!

MN: Malzeme seçimlerinde işverenden hiç itiraz gelmedi mi size?

MK: İtiraz derken? Valla işverenden hiçbir şey gelmedi, fakat tabii işverenin etrafındaki sanat dünyasına mensup olan kişiler burayı hamama, hatta helaya benzettiler. Anneleri Vuslat Sadıkoğlu, Rabia ile Varlık’a duyurmadan buradaki iki duvarı vitrin olarak yapmamı istedi hatta. O zaman sadece Şerbetçilerin bir galerisi vardı -ve dolayısıyla dediği şu oldu; ‘Onların ki hevestir.’. Hatta yukarıda bulunan apartman sahibi hanım, kızlar için enfant gâté (şımarık çocuklar) diyordu. ’Resim galerisi çalışmaz. Şimdiden buraya bir vitrin yapın ki, konfeksiyon, bir elbise şu, bu falan satmak için de bir imkan olsun.’. Vuslat Hanım öyle deyince, bir gece yarısı buranın zar zor hafriyatını yaptım. Çünkü inanıyorlardı bir sanat galerisine ve aynı zamanda Varlık’ın ağırlıklı, çok güzel bir koleksiyonu vardı. Bunu teşhir etti senelerce arkada. İki kardeş Anadolu’dan çok şey toplamışlardı. Kapalı Çarşı’dan çok şey alıyorlardı. Onları da teşhir etmek istiyorlardı ve artık bu kadar istekli olan insanlara bu duvarı da fazla görmeyeyim ben diyerek bunu yapayım dedim. Anneyle darıldık, sonra barıştık ama bir sene kadar sürdü. Şunu dedim; ‘Canım vazgeçerler, bırakırlar. Yapamazlarsa yıkarız bir tane cam takarız ama camı duvara çevirmek zor olur.’.

MN: Burası 40. yılını bitirdi. Onun için arşivi toparlıyor ve Koç Vakfı’na devrediliyor. Galeri olarak devam eder mi bundan sonra, nasıl devam eder hayatına?

Mehmet Konuralp: Güzel bir soru. Cevap vermeye çalışayım ama pek güzel olmayabilir çünkü bu mekan sanıyorum -gerçi her ne kadar 10×10 repetetif bir sistematiğin içinde kurgusunu yapmışsa da- bana göre çok tarafsız ve çok natural bir mekan. Şimdi şuraya upuzun bir bar koysanız ve şu duvarın üstünde de resimlerin yerine içkilerinizi sergileseniz iyi bir dizaynla, ve onun önüne de bar sandalyeleri koysanız burası bar olur. Arkasına da birkaç masa koyun orası da masalı intimate bir oturma olsun mesela. Hele kırk yılını fotoğraflarıyla duvarlara koyarsanız, sanırım galeri kadar iz bırakır.

MN: Yani kültür mirası tarihinden çok ümitli değilsiniz?

MK: Ben tarafsızım. Çünkü, benim bütün mekanlarım tarafsız. Ben taraflı bir mekan pek yapmadım çünkü değişkenliğe çok inanan bir mimari görüşüm var. Mümkün mertebe, insanlara korse giydirmek gibi; sen şöyle yapacak, böyle davranacaksın gibi ve bundan başka burası kullanılamaz gibi kısıtlı kaygılara düşmedim. Bu yüzden mekanlarım hep uysaldır. Laf dinler. Zamansızdırlar. Çeşitli fonksiyonlara itaat ederler. O şekilde kaprisli duygularım suya sabuna dokunmaz. Zaten kapristen nefret ederim.

MN: Yani ısrar etmem, fonksiyon konusunda ısrarlı olmam….

MK: Yok! O fonksiyonlarını kendisi yaratıyor zaten. Fonksiyonu onu kullanan yaratacaktır. Benim oraya o fonksiyonu getirmemin bir alemi yok. Çünkü bir anda burasını bir mücevherci dükkanı da yapabilirdi Rabia. Hiç de fena olmayabilirdi. Ama güzel kullandı. Yani ben size araç veriyorum, siz o aracı kullanacaksınız. Siz onun şoförüsünüz. Bu yüzden, onun içini ne yapıyorsunuz, ne kadar sürat yapıyorsunuz o sizin biraz da ehliyetinizin değil, sürücülüğünüzün becerisi ile ilgili. Başta Varlık ve Rabia daha sonra Rabia tek başına mücadele verdi ama çok da güzel bir kırk sene geçirtti, yaşattı. Buraya da o kırk seneyi güzel yaşattı, mekan güzel yaşadı.

MN: Haklısınız, sizinle hemfikiriz. Baştan sona tanığı olan biri olarak memnuniyetle biz de onu yaşadık. Doğrusu çok teşekkür ediyorum. Bu güzel sohbet için.

MK: Ben teşekkür ederim; hiç olmazsa bir kırk seneyi anımsadık kolay bir şey değildi bu.

MN: Kutlarım sizi ayrıca…

MK: Mekanı kutlasanız daha fazla sevinirim. Rabia sayesinde kutlanacak bir yer oldu burası. Her sene, acaba, acaba derken, kırk tane ‘Acaba’ nın sonunda, kırk sene doldu.

MN: Biz kırk sene boyunca yılda en az altı kez kutladık, diye düşünüyorum.

Mehmet Konuralp: Ne güzel aşağı yukarı 240 kutlamaya denk düşer, ki bu da az bir keyif değil yani. Nice yeni ufuklara diyelim!

  • Maçka Sanat Galerisi
  • Maçka Sanat Galerisi
  • Maçka Sanat Galerisi
  • Maçka Sanat Galerisi

Maçka Sanat Galerisi’ne Küçük Bir Bakış

Maçka Sanat Galerisi, Sadıkoğlu ailesinin iki çok anlaşmış kızı Rabia (sonradan Çapa) ve Varlık (sonradan Yalman) tarafından 1976 yılında kuruldu. Hazırlıkları 1974’e dayanan uzun bir araştırma ürünü. Mimarisi de dünyada galeri olarak inşa edilen nadir yapılardan ve Türkiye’ de bu bakımdan yegane yapı olma sıfatını halen koruyor.

1976 sonbaharı, Maçka Sanat Galerisi’nin halka kapılarını açtığı tarih, aynı zamanda benim 18 yaşımda Tatbiki Güzel Sanatlar’a girdiğim tarihtir. Maçka Sanat Galerisi’nin tarihi, benim kişisel sanat tarihimle mutlu bir şekilde örtüşüyor. Bu sebeple; Maçka Sanat Galerisi benim için ikinci bir okul olmuştur ve ben başından sonuna kadar bu okulun içinde oldum. Önce iyi bir izleyici olarak, sonraları galeri dostu ve yazarı, bazı sergilerin isimsiz küratörü, Rabia Çapa’nın dert ortağı ve diğer kızların (sanatçıların) dostu olarak büyük bir hayatı paylaştım. Bu kızların başlıcaları; Bilge Gürman, Candeğer Furtun, Bilge Alkor, Seyhun Topuz, Füsun Onur’dur ve tabii ki her toplantıda en akıllı, en genç soruları soran Füreya Koral ve Varlık Yalman.

Kısacası, Rabia Çapa her zaman değerlidir. Beni yazmaya teşvik etti. İlk Altan Gürman yazımı 83 yılında onun teşvikleriyle yazmıştım. Ne zaman onu heyecanlandıran bir şey olsa hemen telefona sarıldı, paylaştı. Aliye Berger’in yüzüncü doğum gününü hep beraber kutladık. Galerinin ilk dönemlerinde, arka tarafta sergilenen etnografik tepeliklerin sergilenebilmesi için camlara kırk delik açtırdığımı hatırlıyorum. Ve diğer hatıralar… Varlık’ın ölümü ve diğer kayıplar….

Galerideki yenilenme isteğiyle bu ölümler arasındaki ilişkiyi de araştırabiliriz. Çünkü insan kaybettiklerinin yerine de başkalarını koymak ister. Çünkü hayat devam eder…

Tags: , , , , , , , , ,

Comments are closed.

porn porno şişli masaj salonu rokettube porno eskişehir escort malatya escort konya escort